Tüm Yerel-Sen olarak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 30 Eylül 2025’te yayımladığı ve belediyelerde görev yapan kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkını sınırlayan düzenleyici işleme karşı Danıştay’a başvurumuzu yaptık. Söz konusu talimatın hem Anayasa’ya hem de uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu tespit ederek gerekli hukuki süreci başlattık.
Yaptığımız değerlendirmelerde, Bakanlığın hazırladığı düzenlemenin
“sosyal denge tazminatı”na üst sınır getirme gerekçesini aşarak doğrudan toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırmaya yöneldiğini ortaya koyduk. Belediyelere yetki aşan bir talimat dayatıldığını, memurlar için “toplu iş sözleşmesi yapılmasının mümkün olmadığı” yönündeki ifadelerin hukukla bağdaşmadığını kamuoyuna açıkladık.
Anayasa hükümleriyle birlikte ILO sözleşmeleri, Avrupa Sosyal Şartı, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının toplu pazarlık hakkını açık biçimde güvence altına aldığını hatırlatarak, Bakanlığın bu normlar hiyerarşisini yok saydığını somut biçimde ortaya koyduk. Ayrıca belediyelerin böyle bir talimata uymasının hukuken mümkün olmadığını vurguladık.
Genel Başkanımız Mücahit Dede’nin yaptığı açıklama şu şekilde:
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü tarafından 30.09.2025 tarihinde yayımlanan düzenleyici işlem ile, genelde tüm kamu emekçilerinin, özelde ise belediyeler ve bağlı kuruluşlarda görev yapan kamu çalışanlarının
toplu sözleşme haklarının açık biçimde gasp edildiği anlaşılmıştır.
Söz konusu talimatın, pratikte
“Sosyal Denge Tazminatları”na bir üst sınır getirmek amacıyla hazırlandığı görülmekle birlikte, düzenlemede bunun da ötesine geçilerek
“memurlara ve diğer kamu görevlilerine ‘toplu iş sözleşmesi’ adı altında bir uygulama yapılması imkanı bulunmamaktadır” ifadesine yer verilmiştir. Bu yaklaşım, yalnızca hakkın sınırlandırılması değil, doğrudan
yok sayılmasıdır.
Düzenleyici işlemin ilerleyen bölümlerinde ise bu tutum, belediyelere yönelik anayasal sınırların ötesine geçilerek bir talimat niteliğine büründürülmüş ve
“…bu kapsamdaki idareler – belediyeler ve bağlı kuruluşlar kastediliyor – ile ilgili sendikalar arasında toplu iş sözleşmesi ve benzeri adlar altında imzalanan sözleşmelerin tek bir ad altında ‘sosyal denge sözleşmesi’ şeklinde imzalanması, … sosyal denge sözleşmelerine KAMU GÖREVLİLERİNİN SOSYAL HAKLARINA İLİŞKİN HİÇBİR DÜZENLEMEYE YER VERİLMEMESİ…” denilerek toplu sözleşme hakkı fiilen ortadan kaldırılmak istenmiştir.
Bu noktada açıkça ifade ediyoruz:
Sermaye grupları ve dev holdingler lehine yapılan onlarca düzenlemede, vergi aflarında bir kez bile “kamu zararı” aklına gelmeyen yetkililerin; konu kamu emekçileri olunca sosyal denge tazminatlarına tavan sınır getirerek “kamu zararı” bahanesine sığınması
kabul edilemez. Sendikal örgütlülükle, mücadeleyle ve üretimdeki katkılarıyla elde edilmiş kazanımlar geri alınamaz; sosyal dengeyi bir nebze olsun iyileştiren tazminatlar keyfi şekilde sınırlanamaz.
Daha da vahimi, uluslararası hukuk ve Anayasa’da açık biçimde güvence altına alınmış toplu sözleşme hakkının yok sayılmasıdır. Toplu sözleşmelerle kazanılmış
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü izninin dahi tanınmadığının ima edilmesi, en hafif tabirle
emekçi düşmanlığıdır, sendika düşmanlığıdır.
Oysa Anayasa’nın 51. maddesi sendikal örgütlenme hakkını düzenlemekte ve 90. maddesi ise temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere kanunların üzerinde bir statü tanımaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu 87 sayılı ILO sözleşmesi ile 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi de toplu sözleşme hakkının ve pazarlık hakkının tam bir surette gerçekleştirilmesinin sağlanması kuralını düzenlemiş, sendikal hakları ve toplu pazarlık hakkını güvence altına almıştır. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin onayladığı Avrupa Sosyal Şartı'nın 6. maddesi ise toplu pazarlık hakkının etkili biçimde kullanılmasını taraf devletlere
taahhüt ettirmektedir.
Gerek ILO sözleşmelerinin gerekse Avrupa Sosyal Şartı’nın kamu çalışanlarını da kapsadığı tartışmasız olmakla birlikte AİHM’in Demir ve Baykara/Türkiye, Gustafson/İsveç, Sorensen/Danimarka ve Aksut/Türkiye kararları ile Anayasa Mahkemesi’nin 2013/4439 ve 2013/5447 sayılı kararları da
kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkını açık biçimde tanımaktadır. Üstelik Anayasa Mahkemesi, bu hakla çelişen kanun maddelerinin dahi uygulamaya konulamayacağını açıkça belirtmiştir.
Bu gerçekler ortadayken, Bakanlık yetkililerinin tüm bu normlar hiyerarşisini yok sayması düşünülemez. Bir yandan Çalışma Bakanlığı'nın yetki alanına müdahale eden, diğer yandan anayasal ve uluslararası yükümlülükleri hiçe sayan bu yaklaşım; belediyelere hukuksuz talimat dayatırken kamu emekçilerine ve sendikal haklara karşı açık bir tutum almaktadır.
Buradan bir kez daha vurguluyoruz:
Belediyelerin bu talimata uyması hukuken mümkün değildir.
Kamu emekçilerinin bu güne kadar toplu sözleşme kazanımları, mücadelesi AKP iktidarının, Bakanlığın ve Belediye başkanlarının iki dudağı arasına bırakılmayacak kadar önemli ve değerlidir.
Tüm Yerel-Sen olarak, anayasal haklara ve uluslararası güvencelere aykırı bu uygulamaya karşı sessiz kalmayacağız.
Bu nedenle bakanlık talimatının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle
Danıştay nezdinde dava açıyoruz.
Ayrıca bu emek ve anayasa karşıtı tutuma karşı tüm demokratik yollarla mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna ilan ederiz.
Dava dilekçesine bu linkten ulaşablirsiniz
/Uploads/files/1.pdf